• taç perde
  • fuar son
  • elit

Siyasette Asalet, Ehliyet Ve Kabiliyetin yeri - 2

  • 31 Ocak 2011 13:42
  • A
  • A
Bu bağlamda önemli olan kalıcı ve yapısal bir siyaset üretebilmektir. Siyaset tüm toplumsal dinamikleri özgürleştirdiği sürece asaletli bir rotaya girer. Günübirlik siyasi önlemler ve çözümler siyaseti asıl olandan uzak tutar. Kişisel çekişmeler asaletli bir siyasetin doğru zemini olamaz. Burada asıl olan büyük davadır. Bu bağlamda ehliyetli olmayan ve kabiliyetli aktörlerin de yer almadığı bir siyaset anlayışı toplumu deneme tahtasına dönüştürür.
İşte bu nedenle yozlaşmaya, emek hırsızlığına, vasatlaşmaya, riyakârlığa, yalan saltanatına dur demeyen bir siyaset toplumsal amaçlarından uzaklaşmış demektir. Siyaset eğer toplum içinse -ki bana göre böyle olmalıdır- bireysel ihtiraslar uğruna siyasetin temel amaçlarını ayaklar altına almak ne ehliyetli insanların, ne kabiliyetli insanların, ne de asaletli insanların işi olabilir.
    Şunu kalın çizgilerle bir daha belirtelim; asalet sadece biyolojik terimlerle açıklanamaz. Siyasetin temel ve evrensel olan değerlerini, yani eşitlik, özgürlük, demokrasi ve hoşgörüyü kendi insani asaletiyle birleştirmeyen bir siyaset tarzı, asaletli bir siyaset olamaz.
Ortadoğu halklarının siyaset çıkmazı, siyaseti bir hile olarak, bir iktidar oyunu olarak algılamasıdır. Yani aslına bakarsanız, Orta doğu siyasetinde bir felsefe geleneği yoktur. Sadece siyasetin pratik ve günlük yanını gelenekleştiren, bunun ahlaki ve felsefi boyutunu görmek istemeyen bir algılamayla karşı karşıyayız. Hâlbuki siyaset felsefesi olmadan büyük hamleler yapmak mümkün değildir.
Avrupalı halklar bu anlayış ve gelenekten adım adım uzaklaşma gayreti içindedirler. Ve bunu değişik kurumlarla garantilemeye çalışmışlar. İşlevsel kurumsallaşma çağdaş siyasetin en önemli temel taşlardır Avrupa da.
    Halk siyasete ne kadar çok katılırsa ehliyetli ve kabiliyetli insanların önü açılır. Avrupa siyaseti bunu uygulamaya çalışıyor. Bunu başarıp başarmadığı ise ayrı tartışma konusudur.
Şunu herkes biliyor: Avrupa’da da bir zamanlar asalet her şeyden önemliydi. Kabiliyeti ve ehliyeti olmayan birçok asilzade siyasette öne çıktılar ama bu dönemler toplumsal ve kültürel açıdan pek parlak dönemler değildir. Bu dönemler daha çok aşiretsel ve feodal ilişkilerin revaçta olduğu dönemlerdi. Şunu tekrar etmemiz gerekiyor; her asilzade ehliyetli ve kabiliyetli değildir ve olamaz. Böyle bir algılama tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz.
    O nedenle asalet olgusunu başka insani değerlerle donatmaya ve harmanlanmaya özen göstermek gerekiyor ki, söz konusu olan siyaset etkinliği o zaman bir derinlik ve toplumsal çekicilik kazansın. Yoksa siyaset vasatlaşır ve toplumsal özünden uzaklaşır.
Avrupa halkları bu olguyu ve bağlantıyı erken keşfettiler. Ve daha sonraki dönemlerde siyaset algılaması değişti, rasyonalizm ve bununla bağlantılı olan değerler öne çıktılar. Rasyonel dönemler her açıdan elek görevini gördü. Bir arınma süreci başladı. Bu arınma sürecinin en öndeki değerleri akıl ve bilim oldu. Eski sosyal ve siyasal yapılar yenilendi ya da tümden tasfiye edildi. Değerlerin bir harmanlanması devreye sokuldu ve bu süreç hala devam ediyor…
    Orta doğuda yaşayan halklar ise bu süreci kapsamlı olarak bir türlü başlatamıyorlar. Hep geç kalıyorlar ve bunu bir siyasi huy haline getirmişler. Toplumsal gelişmenin ve kalkınmanın önünü tıkamak için, orta doğudaki egemenler genellikle takoz görevini üstelenmişler. Kurumlar bireylere endekslenir, halbuki durum tam tersine olmalıydı. Genel anlamıyla değişim ve dönüşümden yana pek fazla güçlü dürtüleri mevcut değildir. Bu bağlamda felsefi ve düşünce bazında dünya ile entegre olmayı benimsemezler ve izolasyon düşüncelerine de sıkı sıkıya sarılıyorlar. Hep var olanı kayıp etmekten korkarlar, yeni zenginlikler, yeni değerler, yeni becerileri kazanmanın zorluğuna katlanmak istemezler. Köylü mantığı hala egemendir, şehirlerde bile!
    Orta doğudaki siyasetin en büyük problemi bence şudur. Kabiliyetli bir biçimde ve yaratıcı olarak düşünce ve duyguları birleştirememek. Bu birleştirmeyi bir türlü başaramıyoruz. Orta doğuda kantarın ucu hep duygulardan yana doğru gelişiyor. Akıl ve düşünceler hep geri bir planda kalıyorlar. O nedenle de bölgemizdeki siyaset tam olarak bilgiye dayanmıyor. Daha çok duyumlara, önyargılara, otoriter anlayışlara ve bireysel çıkarlara dayanıyor. Hâlbuki durum tam tersi olması gerekiyordu.
    Siyasetin bölgemizde asaletli bir biçim gelişmesi için, toplumdaki köhnemiş ve statükocu olan yapıların temelden değişmesi lazımdır. Kafalarda kurulan karakolların yıkılması gerekiyor. Özgür ve sansürsüz bir tartışmanın önünü açmamız gerekiyor. Kimin torbasında ne varsa hemen ortaya koysun, korkmadan, fiziksel ve düşünsel yaptırımlarla karşı karşıya kalmadan, tecrit, linç, tehdit ve bu gibi benzer uygulamaları düşünmeden siyaset yapma olanağımız olmalıdır.
    Bu hak istisnasız herkes için olmalı…
    O zaman gerçek niyetler çabuk ortaya çıkacak, kabiliyetli insanların önü açılacak, gerçekten idealist olan insanlar halkın huzuruna çıkabilecek. Sadece cüzdanı kabarık olanlar değil, riyakâr ve dalkavuk olanlar değil, siyaseti bireysel amaç ve rant için yapanlar değil, halka hizmet etmek isteyenler, fikirleri olanlar, projeleri olanlar, ehliyetleri olanlar siyasete soyunacaklar. Herkes o zaman da hak ettiği bir yere gelecek. Durum böyle gelişirse ağaya beleş mantığı siyaset etkinliğinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayacak. Herkes emeğine, ehliyetine ve kabiliyetine göre arzuladığı yere gelebilecek. Emin olun o zaman siyasetin tadı ve tuzu da olacak…